Güncel paylaşımlar

Dokuz Eylül Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü’nün 20. kuruluş yıldönümü kutlaması-12-11-2017

DOKTORALI  İŞSİZLER

Son günlerde medyada üniversite mezunu işsizler yanında iş arayan iki binin üzerinde yüksek lisans ve 300’ü aşan doktoralı gencin bulunduğu haberleri yer aldı. Bu işsizlik sorununun bir yansımasından öte ülkemizin bilimsel ve teknolojik gelişme durumunu, bu durumun genelde tam değerlendirilemediğini göstermektedir. Gelişen ve sanayileşen bir ülkede yüksek düzeyde eğitilmiş gençlerin işsiz kalması düşünülemez, zira gelişmeyi sağlayacak olan özellikle, hangi alanda olursa olsun, eğitilmiş iş gücüdür.

Doktora tezi bilimsel yöntemlerle uygulanmış bir araştırmanın sonucu olarak yeni bir bilimsel bulgunun, yeni bir bilimsel yöntemin ya da yeni bir ürün tasarımının tanıtıldığı, bilim geleneğine uygun biçimde yazılmış bir eserdir. Yüksek lisans tezinde aynı nitelikler geçerli olmakla birlikte, bilinen bir bilimsel yöntemin daha önce araştırılmamış bir alanda uygulanması ve sonuçta yeni bilgiler sağlamış olması yeterli görülmektedir. Lisans düzeyinde üniversite eğitiminde ise, belirli bir meslek alanında bilimsel yöntemlerin uygulanması ile elde edilmiş bilgilerin kazandırılması amaçlanmaktadır.

Doktora yapmış gençlerin önemli bölümü kamu kesiminde ve özellikle üniversitelerde istihdam edilmekteyse de, bugün reel ekonomik gelişme büyük ölçüde özel sektörün sorumluluğuna bırakıldığına göre, iş dünyasının istihdam ettiği yüksek düzeyde eğitilmiş gençlerin sayısı ve etkinliği önemlidir. Eğer iş dünyasının bu yönde bir talebi yoksa-ya da yetersizse- o zaman bugünkü tablonun oluşması kaçınılmazdır. Devletin Doktora ve Yüksek Lisans eğitimini teşvik politikası bilindiğine göre, iş dünyasına da bu konuda bir görev ve sorumluluk düştüğüne inanıyorum. Ancak bu sorumluluk “doktoralı işsizlere bir iş bulalım” biçiminde değil gerçek bir ihtiyaç duyularak ya da yaratılarak yerine getirilebilir.

Ayrıca, öğretmenler gününde sayıları yüz binleri bulan işsiz öğretmenlerin durumu  da çok yönlü olarak irdelenmelidir.

24.11.2017

 

“EŞSİZ KAHRAMAN ATATÜRK”

Atatürk’ün ulusumuza kazandırdığı temel değerleri

-Ulus bilinci

-Özgürlük ve bağımsızlık ülküsü

-Aklın ve bilimin yol göstericiliği ilkesi

-Cumhuriyet kültürü

olarak özetleyebilirim.

Bu değerleri yaşama geçirmenin ülkemizin ufkunu açacağına ve ulusumuzu çağdaşlığa ve mutluluğa ulaştıracağına inanıyor, ölüm yıldönümünde Büyük Atatürk’ü sevgi ve saygıyla anıyorum.

10.11.2017

 

19 Mayıs 1919

Türk ulusunun özgürlük ve çağdaş uygarlık yolunda ilk adımını attığı gün

Atatürk’ü anma gençlik ve spor bayramınız kutlu olsun

REFERANDUM

Türkiye Cumhuriyeti siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktası olacağı açıkça görülen 16 Nisan 2017 referandumunun nasıl bir sonuç vereceğini bilemiyorum, ama evet ya da hayır yönünde az bir farkla sonuçlanacağını tahmin ediyorum. Bu beni kaygılandırıyor; çünkü anayasa konusunda bir toplumda genel bir mutabakat olması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla ülkemizin temel siyasal sorunlarına çözüm arayışları devam edecektir.

Sonucun matematiksel ve istatistiksel niteliği ve ayrıntıları Türkiye’de siyasetin gelecekteki evrimi açısından çok önemli olacak ve taraflarca farklı biçimlerde değerlendirilecektir. Bu değerlendirmelerin akılcı ve bilimsel biçimde yapılmasını umuyorum. Bu bakımdan katılımın yüksek olmasını, görüşü ne olursa olsun her vatandaşın mutlaka oyunu kullanmasını ve sonucun ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum. 13.4.2017

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü 

Nesilden nesile kültürün aktarımında erkeklerden çok kadınların daha fazla pay sahibi olduğuna inanıyorum. Bu açıdan kadınların kendilerini geliştirmeleri ve üretkenliği toplumun ilerlemesi için büyük değer taşımaktadır. Bu yönde ülkemizde önemli değişimler olacağına inanıyorum.

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü herkese kutlu olsun.

CUMHURİYET, DEMOKRASİ, ANAYASA

Son günlerde en çok kullanılan bu sözcüklerin geniş anlamları birçok kaynakta açıklanmıştır şüphesiz. Ancak kavramsal olarak bu sözcüklerden insanlar farklı anlamlar çıkarmakta, bu sözcüklerin yarattığı çağrışımlar farklı olmaktadır. Ne var ki, çok yaşamsal öneme sahip olan ve terim niteliğindeki bu sözcüklerin farklı biçimlerde anlaşılması toplumda farklı algılara, farklı uygulamalara ve farklı yönelişlere yol açmaktadır. Ayrıntılı ve uzun açıklamalar bazen  kavram kargaşasına yol açmakta, terimleri klişeleştirmekte ve kişiselleştirmekte, bunun sonucunda yaşamımızı etkileyen bu üç sözcük toplumun ortak değeri ve dilimizin ortak terimi olma özelliğini yitirmektedir. Bunun toplumsal ve siyasal sonuçları ise oldukça önemli olup, düşünsel atmosferde kaos yaratma potansiyeli oluşturmaktadır.

Konuyu en yalın biçimde ele almak ve basite indirgemek belki bu terimlere açıklık getirerek doğru algılar üretmek açısından yararlı olabilir. Bu açıdan “Cumhuriyet”i halkın kendi kendini yönetmesi olarak tanımlayabiliriz. Cumhuriyet yönetimi ise halkın özgür iradesi ile seçimle oluşturduğu kurumlarla oluşur.

Demokrasinin tarihin bugünkü zaman diliminde kabul bulan genel tanımı ise, serbest seçimlerle oluşan çok partili sistem içinde çoğunluğun azınlığın haklarını ortadan kaldırmasını önleyen bir hukuk düzenini işleten bir yönetim ve yaşam biçimi olarak yapılabilir. Bunun koşulları ise ancak yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç yönetim erkinin birbirlerinden ayrılması ile sağlanabilmektedir.

Anayasa devleti işleten kurumsal yapıları tanımlayan ve vatandaşın devlet karşısındaki temel haklarını belirleyen temel(ana) bir toplum sözleşmesidir. Dolayısıyla tüm yasaların ve yönetici olsun, yönetilen olsun tüm vatandaşların anayasaya uygun davranmaları beklenir. Bu bakımdan anayasa diğer yasalardan farklı olup, anayasanın toplumca büyük bir çoğunlukla- eski deyimiyle kahir ekseriyetle- kabul edilmiş olması temel ilkedir.

Vatandaşlara yasaların dil, ırk, din ve felsefi inanç farkı gözetmeksizin eşit biçimde uygulanması gerektiği biçimde dillendirilen ve çağımızda genel kabul gören bir anlayışın yaşama geçirilmesi ise ancak laiklik ilkesi ile sağlanabilir.

Bu üç önemli konuya yukarıda kısaca belirttiğim açılardan yaklaşarak toplumsal ve siyasal sorunlarımıza çözüm aramak son zamanlarda toplumumuzun gündemini oluşturan verimsiz ve yıpratıcı tartışmalarla ülkemizin değerli zamanının boşa harcanmasını da önleyecektir.

 

2017 Yılına Girerken

Yeni yıla büyük bir acı ile girdik. Terör, ekonomik güçlükler, siyasal sorunlar yeni yıla umutla bakmamızı güçleştiriyor. Güçlükleri aşmanın yolu kuşkusuz ulusal birlik ve beraberlik içinde sorunlara akılcı çözümler üretmek. Ulusal birlik ve beraberlik nasıl sağlanır, düşünmeliyiz; akılla, vicdanla, yurt ve insan sevgisiyle, bilimsel mantığın yol göstericiliğinde.

Yeni yılın ülkemize ve tüm insanlara iyilikler mutluluklar getirmesi dileğimle.

 

1977 yılında Cenevre’de Türkiye hayalim

tarama0016

 

Burdurluların Cumhuriyet coşkusu (30 Ekim 2016-Kaynaklar-İzmir)

DSCN4978

“BIRAK BENİ HAYKIRAYIM”

(Mehmet Emin Yurdakul)

T.C.Büyük Millet Meclisi’nin ilk üyelerinden şair Mehmet Emin Yurdakul’un aşağıdaki dizelerini hatırladığım bu şiiri yıllar öncesinden bakın bize nasıl sesleniyor:

“Bırak beni haykırayım, haykırmazsam matem et

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.

Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.

Bu zavallı sürü için ne merhamet ne hukuk,

Yalnız ağır (……bir söz…..), yalnız ağır bir yumruk”

Not: Son satırı tam hatırlayamadım. Sonra tamamlayacağım.

 

KAOSTAN ÇIKIŞ

Prof. Dr. Güngör Başer

3.1.2015       tarihinde yazılmış bir yazı

 

Türkiye’de bugün yaşanmakta olan ekonomik sorunların toplumun farklı kesimlerince algılanışında görülen farklılıklar, iç ve dış güvenlik tehditleri karşısında toplumun ve devletin farklı tepkileri, topluma egemen olmaya başlayan devlet kurumlarına güvensizlik yanında belirtileri gittikçe artan sosyal bunalım, ülkenin geleceğe dönük karamsarlığa yol açan bir kaos ortamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum sıkça ve yaygın olarak dillendirilen “Türkiye nereye gidiyor?“ söyleminde somutlaşıyor.

Türkiye bugün yalnızca Cumhuriyet’in 2. Dünya savaşı öncesi ilk döneminin değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki tartışma ortamlarına yeniden dönmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ve toplumdaki dağılmanın nasıl önleneceği sorunu İstiklal savaşı ve onu izleyen Cumhuriyet’in kuruluşu sürecinde aşılmış, toplumun nasıl çağdaşlaşacağı ve zenginleşeceği tartışmalarına yerini bırakmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası ise, gündemin ilk sıralarına yerleşen güvenlik ve kalkınma sorunları paralelinde, toplumun demokratik bir yaşam biçimine ve yurttaşların kişi özgürlüklerine nasıl kavuşturulacağı tartışmaları yoğunluk kazanmıştır. Çok partili düzene geçildikten sonra, hukuk devleti (kanun devleti), devlet erklerinin ayrılığı (kuvvetler ayrılığı), hakim güvencesi (teminatı), anayasa güvencesi (teminatı), basın özgürlüğü (hürriyeti), üniversite özerkliği (muhtariyeti), insan hakları, kalkınma modelleri ve ekonomi politikaları gündemi işgal eden konular olmuştur.

Aradan geçen 60 yılı aşkın süre sonunda gelinen nokta ilginç ve düşündürücüdür. Kalkınma modelleri ve ekonomi politikaları doğal olarak tartışılmaya devam etmektedir. Buna karşın her ne kadar diğer konularda hemen hemen toplumsal bir uzlaşma var gibi görülse de ve bu temel ilke ve haklara karşı çıkan partiler ya da toplum kurum ve kuruluşları pek görünmese de, en keskin sorunlar daha çok bu alanlarda çıkmaktadır. İktidarın uygulamalarında tarafların üzerinde uzlaşamaya varamayacakları durumlar sıkça ve gittikçe artan oranda görülmektedir. Bunlar içinde en yaşamsal önemde olan devlet yönetiminde erkler ayrılığı konusundaki çelişkilerin ilkesel mi, yoksa konjonktürden doğan bir sorun mu olduğu ise tam bir açıklıkla anlaşılamamaktadır.

Büyük bir çoğunluğu yeterli eğitim alamamış geniş halk kesimleri dikkate alındığında, halkın gündeminin çok farklı olduğu, halkın geçim sıkıntılarıyla boğuştuğu, işsizlikle, sağlık, ulaşım ve çocuklarına eğitim sağlama güçlükleri ile karşı karşıya olduğu görülmektedir. İktidar söylemleri ile muhalefet söylemlerinin zıtlığı, büyük güçlükler içindeki önemli bir halk kesiminin iktidar partisine oy vermeye devam etmesi, siyasal yelpazede yerleri belli olan partilerin oy tabanlarının ülkenin sosyo–ekonomik yapısını yansıtmayan bir çelişki oluşturması kaos olgusunu ve ortamını yaratmaktadır.

Bu kaos ortamının dağılması ve siyesetin ülke yararına sonuçlar doğuracak biçimde evrilmesi şimdilik zor gibi görünmektedir. Muhalefetin etkisizliği, iktidar seçeneği olamadığı, halka inemediği ya da düşüncelerini halka anlatamadığı gibi söylemler çok sığ savlar olup gerçek durumu açıklamamaktadır. Buna karşın iktidar partisinin- bazı etik sorunlara yol açan uygulamaları ve iktidar olmanın avantajı bir an için gözardı edilirse- seçim kampanyalarını başarıyla yürüttüğü görülmektedir. Kaosu yaratan, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak 50’li ve 60’lı yıllarda çokça tartışılıp belirli bir dengeye geldiği sanılan temel ilkelerin yeniden tartışmaya açılması, ne var ki bu tartışmada geniş halk kesimlerinin taraf olmaması, siyasetin gündemi ile halkın gündeminin gittikçe birbirinden uzaklaşarak siyasetin tıkanmaya doğru sürüklenişidir.

Şunu göz önünde bulundurmak önemlidir: Türkiye’nin geleceğine ve ülke yönetimine ilişkin ilkesel düşünce düzeyindeki tartışmalar, geçmişte olduğu gibi, bugün de geniş halk kesimlerinden çok belirli bir eğitim düzeyine ulaşmış ve aydın olarak tanımlanan kesimin gündemini oluşturmaktadır. Dolayısıyla sorunları ve çözümsüzlüklerin sorumluluğunu halka yüklemek yanlıştır. Buna karşın, sorunların çözümü, eğer demokratik sistem içinde olacaksa, halktan beklenmekte ve beklenmelidir. Halkın istediği ise, bütün dünya halklarının istediği aynı şeyler, özgürce ve güven içinde insanca bir yaşam, ülkenin zenginleşmesi ve güçlenmesi, geleceğinin güvenceye alınmasıdır. Eğer halkın demokrasi düzeni içinde ülkeyi kaostan kurtaracak çözümleri sağlaması isteniyorsa, eğitimli (aydın) kesimin ülkede gerekli düşünsel (entellektüel) ortamı sağlayarak uzlaşmacı ve ilkeli bir anlayışla sorunları çözmeye çalışması ve doğruları halka anlatması zorunludur. Bu ancak duygu sömürüsünden uzak, mantıksal ve bilimsel yaklaşımlarla ve bugünün ötesini görerek yapılabilir. İktidarın da, eğer uzun süre etkili olmak istiyorsa, parti ideolojisini ikinci planda tutarak, politikalarını halkın bu isteklerini ne ölçüde ve nasıl sağlayacağını açıklamak biçiminde anlatması gerekir.

Ülkenin zenginleşmesi, toplumun yaşam koşullarının iyileştirilmesi, toplumda güvenlik ve mutluluğun sağlanması bugün yaşanılan sorunların uygun biçimde çözülmesi ile olanaklıdır. Bu ise, çözüm konularında toplumun ortak aklı oluşturmasına bağlıdır. Bu ortak akıl güncel siyasetten ve medyanın koşullandırmalarından bağımsız yoğun bir düşünsel etkinlikle sağlanabilir. Bir başka deyişle bugün ülkemizde göremediğimiz bir düşünsel (entellektüel) ortamın yeniden oluşturulması zorunludur.

Unutulmamalıdır ki, ulusal hedefimiz olan çağdaş uygarlık düzeuyine ulaşmak ancak yüksek bir kültürle sağlanabilir. Burada sözü edilmesi gereken kültür ise eğitimlisi ve az eğitimlisi ile tüm halkın kültürüdür.

Sonuç olarak, yaşamsal bir süreçten geçtiğimiz şu günlerde ülkemizi kaostan kurtaracak ve çıkış yollarını açacak oluşumları başlatmak ve yaratmakta her bireye ve özellikle bilim insanlarına, sanatçılara, yazarlara, düşünürlere ve kendini aydın olarak tanımlayanlara önemli görevler düşmektedir.

3.1.2015

UYANIŞ 

Prof. Dr. Güngör Başer

8 Haziran sabahı Türkiye, Avrupa birliği üyeliği hayalleriyle başlayan ve gittikçe karabasana dönüşen bir rüyadan uyandı. Acaba 1839 yılında resmen başlayan çağdaşlaşma süreci, 1919 Sivas Kongresi’nde açık söylemlerini bulan uluslaşma süreci, çağdaş dünyada Cumhuriyet’in ilanını izleyen devrim ve gelişmelerle kazanılan saygın konum, 1946’da başlayan demokrasi serüveni sona mı geliyordu? Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam eden, demokratikleşme sürecinde Cumhuriyet düşüncesi etrafında filizlenen çağdaşlık ile Cumhuriyet karşıtı düşüncelerle savunulan gelenekçilik arasındaki hesaplaşma Cumhuriyet’in yenilgisiyle mi sonuçlanacaktı? Bilime dayalı hukuk, bilime dayalı eğitim ve bilimin ışığında toplum yaşamı bırakılacak mıydı? Bunlar olmadan yalnız Türk toplumunun değil dünyanın her yerindeki bütün toplumların istediği zenginlik, barış içinde güvenli ve mutlu yaşam, kişisel  özgürlükler sağlanabilir miydi ?

Seçim sonuçları bu doludizgin gidişe bir “dur“ dedi, en azından! Biraz soluklanalım. Biraz dinlenelim, biraz düşünelim. Duygularımızla, tabularımızla, şartlanmalarımızla değil, biraz da  aklımızla, sağduyumuzla düşünelim. Tarih nasıl yol alıyor, insan düşüncesi ve buna bağlı olarak insanın ekonomik ve sosyal yaşamı nasıl değişiyor ? Dünya nereye gidiyor, biz nereye gitmek istiyoruz? Gidiş olası mı, varacağımız nokta bize bulunduğumuz noktadan daha iyi bir konum sağlayacak mı ?

Evet düşünme ve her şeyi yeniden gözden geçirme zamanı. Akılla, dürüstçe ve vicdanın sesini kısmadan düşünme, bu koşullarda kendimize, ülkemize ve toplumumuza yön verme zamanı. Birlik içinde ve kuşkusuz bilimin yol gösterici ışığında yürüyerek…  10.6.2015

GENEL SEÇİMLERDEN SONRA

Gerçekten “yeni” bir TÜRKİYE’de kendimizi bulacağız. Bu hangi partinin nasıl sonuç alacağı, yeni hükümetin nasıl kurulacağı, nasıl bir siyasal ortamın oluşacağı sorularının ötesinde bir olgu. Türkiye ve Türk toplumu yeni bir değişim evresine çoktan girdi. Bunun belirtileri çok açık. Toplumun ve vatandaşların beklentileri artık çok farklı. Bu beklentileri gerçekleştirme yönünde toplum tabanındaki dinamizmin artacağı daha yüksek bir olasılık. 8 Haziran sonrasında Türk siyasetinin bir kaos ortamına sürüklenmeden gerçekçi yaklaşımlarla olumlu yönde gelişmesini umuyorum. 21. 05.2015

2014 YEREL SEÇİMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Prof. Dr. Güngör Başer

Cumhuriyet tarihinin en sert ve gergin geçen seçim kampanyasından sonra bu Pazar sandığa gittik. Kalabalıktan oyumuzu kullanamayıp iki saat kadar sonra tekrar gittik. Katılımın yüksek olacağını tahmin ediyoruz.

Sonuç ne olursa olsun Türkiye artık yeni bir döneme girdi. Zaten Türkiye on yılda bir siyasal değişimleri yaşıyor. 1950, 1960, 1970, 1980 ve 1990, 2000-2002 yıllarında bunları yaşadık. AKP iktidarı da kesin bir inişe geçmiş durumda. Bunun yansıması bu seçim sonuçlarında görülecek. Kesin oy kaybı yaşayacak, ama ne kadar? Bu pek de önemli değil, çünkü büyük bir imaj kaybı var. Sosyal, siyasal- özellikle dış politikada- gerileme ekonomik gerileme ile birleşti. Halkta yeni bir değişim beklentisi oluştu ve bu gezi olayları ile ivme kazandı.

Aslında bu durum Cumhuriyet rejiminin Cumhuriyet karşıtı ideolojilerle gecikmiş bir hesaplaşmasını gösteriyor. Bu hesaplaşma yakın gelecekte kesin bir sonuca ulaşamayacak ama toplumun çağdaşlık yönündeki dinamiklerini gittikçe güçlendirecek. Eğer seçim sonuçları bu hesaplaşmanın sandıkta Cumhuriyet lehine kazanımlar sağlayabileceğini gösterirse, Türkiyede  demokrasi kökleşmeye başlayacaktır. Tersi durumda demoksasiden umut kesilecek ve uzun süreli bir bunalım dönemine girilecek, ya da tüm dengeleri bozacak arayışlar başlayacaktır, zira seçim kampanyaları pek de demokratik ve uygar sayılmayacak bir çizgide yürütülmüş, seçime alt üst olmuş bir adalet ve hukuk sisteminin  gözetiminde girilmiş, iktidarın bu durumda baskıyı artırmak dışında bir seçeneği kalmamıştır.

Halka güvenmek temel yaklaşım olmakla birlikte halkımıza siyasetçilerimiz dürüst  davranmadıkları için halkın sağduyulu refleksi Türkiye’de hep gecikmiştir. Bu durum yönetici sınıf karşısında halkın ağırlığını göreli olarak azaltmaktadır. Yönetici sınıfın kendi iç çelişkileri ve bunların siyasal başarı için taraflarca kullanılması halkın entellektüel  gelişimini engellemektedir. Bu durumda halkın yönelişleri kanaat önderlerinin daha çok duygusal faktörlere dayalı yönlendirmelerinin etkisinden kurtulamamaktadır.

Yine de umudum uzun sürse de Türk toplumunun yeni bir uyanış dönemine gireceği yönündedir. Bakalım?

Eğer ufukta bir koalisyonlar dönemi varsa, umudum koalisyonların bakanlıkların ya da diğer bir deyişle çıkarların bölüşümü biçiminde değil de ortak ilkeler üzerine bina edilmiş programlar üzerinde kurulmasıdır.

Saat 18:52

Yazınsal düzeltme: 2.4.2014 , 10:41

 

ÇOK ÖNEM VERDİĞİM BAZI ALINTILAR

Le savant doit ordonner; on fait la science avec des faits comme une maison avec des pierres; mais une accumulation de faits n’est pas plus une science qu’un tas de pierres n’est une maison.

“Bilim insanı düzene koymalı: Nasıl bir ev taşlarla yapılırsa bilim de olgularla yapılır; ancak bir taş yığını nasıl bir ev değilse bir olgular birikimi de bilim değildir.”

Henri Poincaré

Principles 0f Mechanics, John L. Synge, Byron A. Griffith, Intrnational Student Edition, McGraww-Hill Book Co. Inc., 1959

 

Reading maketh a  Full Man; Conference a Ready Man; And Writing an Exact Man

“Okumak insanı dolu bir adam, danışma hazır bir adam , yazmak kesin bir adam yapar”

Francis Bacon‘un Denemeler (Essays) adlı eserinden

 

As good almost kill a man as kill a good book: he who kills a man destroys a reasonable creature, God’s image; but he who destroys a good book, kills reason itself, kills the image of God……Many a man lives a burden to the earth; but a good book is the precious life blood of a master-spirit embalmed and treasured up on purpose to a life beyond life. Give me the liberty to know, to utter and to argue freely according to my conscience, above all liberties.

“İyi bir kitabı yok etmek bir adamı öldürmeğe yakındır: Bir adamı öldüren kişi akıllı bir yaratığı, Tanrı’nın görüntüsünü, yok eder, fakat iyi bir kitabı yok eden kişi aklın kendisini, Tanrı kavramını, öldürür….Birçok kişi dünyaya bir yük olarak yaşar; fakat iyi bir kitap usta bir ruhun yaşamın ötesine geçen bir yaşam amacıyla mumyalanmış ve saklanmış değerli yaşam kanıdır. Bana bilme, söyleme ve vicdanım uyarınca serbestçe tartışma özgürlüğünü ver.”

John Milton , 1639(?)

 

“Laboratuvarlara girmeden önce bütün inançlarınızı kapının dışında bırakınız.”

Louis Pasteur (kaynağı araştırıyorum)

 

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *